30 Aralık 2012 Pazar

İstanbul'dan


Dün gece itibariyle İstanbul'a inip, anneme kavuşmuş bulunmaktayım.
Bu sefer her zamankinden uzun sürdü İzmir'de kalışım. Mutlaka bir boşluk bulduğumda İstanbul'a geldiğimden alışmıştım. Ama bu kez hiç fırsatım olmadı. O yüzden çok özlemişim.
Benim için yarattığı açık büfeyi de!

Yılbaşı akşamını geçirip İzmir'e döneceğim. Ertesi günse finaller beni bekler. 
Uçakta böyle bir hal içindeydim. 
Şu sıralar Şeker Portakalı'na başladım tekrar. Yıllar önce okuyup, hatırlamakta zorlandığım güzel kitabım.
Geçen haftalarda okuduğum, Paulo Coelho'nun Brida'sının yorumu da gelecek.
Herkese iyi pazarlar!

27 Aralık 2012 Perşembe

Haruki Murakami - Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında


Birkaç hafta önce okuyup bitirdiğim, yazısını bekleyen bir kitaptır bu. 
Murakami'nin okuduğum üçüncü kitabı ve Sahilde Kafka'dan sonra ikinci sırayı aldı diyebilirim.
Diğer iki kitaptaki gibi bir anlatım tarzı, ama farklı olan bir şeyler vardı burada.
Daha doyurucuydu sanki.
Her şey, kalıbına uygun yazılıp, anlatılmış.
Olay başlıyor ve bitiyor.
Murakami'nin kitapları, anladığım kadarıyla hep sonu olmaz diye düşünmüştüm öncekileri okuyup bitirdiğimde.
Bu öyle değildi. Kafamda her şey yerli yerine oturdu. Evet, yine karışık bir son. Ama beni tatmin etti.
Yorumladığım kitapların konularından bahsetmeyi pek sevmediğimden, sadece bir alıntı yapayım.

"Kendimden kaçabileceğime cidden inandım, çabalamaya devam ettiğim sürece. Ama hep sonunda dibe vurdum. Her nereye gidersem gideyim karşımda hep kendimi buldum. Eksikler olduğu gibi kaldı. Aynı eksik parçalar asla doyuramayacağım bir açlıkla üstüme geliyordu. Galiba beni tanımlayan şeyler bu noksanlıkların ta kendisiydi."

Bunu okuduğumda, zaten kitapla ilgili düşüncelerim çoktan belli olmuştu. Müthiş.

Bir de, Murakami'nin kitaplarındaki kapak tasarımlarının çok iyi olduğunu söylemiştim. Buna yine değinmek istiyorum.
Bu kitabı elime aldığımda, açıkçası bir şeye benzetemedim. Benim algılarımla ilgili bir sorun muydu bilmiyorum ama, bitirdikten sonra şöyle elimde evirip çevirince, tabi ya! diye sırıttım kendi kendime.
Benim gibi fark edemeyen varsa, göstereyim;


Bu yandan baktığınızda, "sınırın güneyinde" dermiş gibi görünen basit bir hatun profili.


Diğer taraftan da, "güneşin batısında" yı vurgulayan bir adam profili.

Bu adamın kitaplarının kapak tasarımını yapan kişiye buradan selam olsun!
Hastasıyım.

Murakami'nin, okuduğum diğer kitapları olan;

İmkansızın Şarkısı için buraya bir tık

Sahilde Kafka için buraya bir tık

26 Aralık 2012 Çarşamba

Yeni Oda

Taşındığımda aslıda kafamızda belirli bir yer yoktu. Çünkü 3 hatun yaşadıkları için, ev de 3 oda bir salondan oluşuyor. Ama salon büyük olduğundan, bir bölümünü benim odam olması için ayırdık ve ben de oraya yerleştim. 


Kışın balkona çıkılmadığından dolabımı, hemen önüne yerleştirdik. Üzerini kitaplığım olarak ayarladım. İzmir'de olan kitaplarımdan oluşan yeni kitaplığım bu oldu.
Yanındaki duvara da, benim için önemli olan materyalleri ekledim.


Kitaplık benim için odadaki en önemli şey. Eşyalarımdan, masamdan önce, bavuldan çıkardığım kitaplarıma nefes aldırdım. Özenle yerleştirip, diğer eşyaların düzenine geçtim. Hemen yatağımın karşısına koydum onları ki, sabah kalktığımda göreceğim ilk şey olsunlar.


Yatağın kenarında duvarda yer alanlar. Singing in the Rain Şebnem ve Duygu'dan doğum günü hediyesiydi.
Geldiğinden beri baş ucumda.
Hastası olduğum Dünya Haritası'nı da Şebnem'in babası benim için getirmişti.
Ve alttaki ufak görünümlü dünya!
Gece, ışık olmadığında onu seyretmeye bayılıyorum. Öyle güzel parlıyor ki.
Zaten içinde yaşadığım düşlere, bunların büyük katkıları var.


Bugün aldığım ve görünce tam benlik! nidalarıyla aldığım kupa.
Masamda duruyor olacak sürekli.
Mevcut kupa sayım çok fazla olsa da, üzerindeki "martı", deniz feneri ve yelkenlilerle her baktığımda içimi açıyor.
Bana, Martı'yla ilgili güzel planlarımı hatırlattığı için önemli.

Şimdilik, odamdan gösterebiliceklerim bunlar. Masamı şekle şemale soktuğumda, onu da fotoğraflarım. 
Tek eksik olan şey, perde artık. Salon ve benim odamı ayırabilmesi için araya ufak çapta bir şerit olacak.
Bu huzurlu evimden yazdığım ikinci yazı. Umarım bundan sonrası da hep böyle olur :)

24 Aralık 2012 Pazartesi

Taşındım!


Evet, bütün hafta hastalıkla boğuşurken, bir yandan taşınma işlerini hallederek buralara geri dönüyorum.
15 metrekare bir odacığın içinden, hatta onun da yarısından (oda iki kişilik olduğundan), koca bir ev çıkmış gibiydi eşyalar toplanırken.
Neyse ki, her işi düzgünce halledip sonunda yerleşebildim.
Salonun ayrılan bir kısmını, benim odam haline çevirdiğimizden dolayı artık tek gereken, araya bir perde koymak.

Köy'de (yurtta) olduğumdan daha huzurlu, daha mutluyum. Yanlarına taşındığım hatunlar, burada sürekli bahsettiğim kişiler. Bir nevi tanıyorsunuz da.
Onlarla birlikte olunca, hayat daha kolay, daha bir yolunda oluyor.

Bundan sonra, artık yerleşim işlerim ve çoğu şeyim düzene oturduğundan dolayı, sınavım falan da olsa, daha çok yazı yazıp blogla ilgilenebileceğim. Çünkü artık, kafa olarak da kendimi daha rahat hissediyorum. Bu, insanın paylaşmaya değer şeylerinin daha çok olduğunu gösteriyor sanki. 
Blog yazmanın bir yönünü daha öğrenmiş oldum. Uzun zamandır belirsizlikler içinde değildim. 
İnsanın bir şeyleri yoluna koyması gerekiyormuş.

Sizi nasıl özledim, belli değil.
Sık sık görüşmek üzere :)

Fotoğraf; Bornova Metro'nun karşısındaki Kahve Diyarı'nda bulunan "tren cafe" den. Ya da Vagon. Tam olarak emin değilim. Ama tren şekli verilmiş, müthiş bir yer.
Tam burada, biraz bahsetmiştim, tık tık :)

15 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Huzur Bulduk

Bir haftadır bir şeylerin kararını vermeye çalışırken, sonunda her şeyi ayarladığımızdan dolayı taşınıyorum. Blogu takip edenler bilirler, Öğrenci Köyü denilen bir yurtta kalıyor idim. Ama sınav zamanlarında 3 hatunun -ev arkadaşlarımın- evinde ikamet ediyordum.
Artık tamamen taşınıyorum. Bu sebepten dolayı da yazılar biraz aksıyor vs. Affola.

Geçen gün Şebnem'le Büyükpark'a gidip kitap okuma niyetindeydik. Canımız banklarda oturmayı istemeyince, yeşilliğin ortasında sanki bizim için oraya yapılmış bir alan bulduk ve yayıldık.


Havanın soğuk olmasına aldırmayıp, gidip orta yerine oturduk. 
Dersimi bekleyene kadar zaman geçirdik. 
Ve kitapları çıkardık.


Uzun zamandır huzuru bu kadar içten yaşamamıştım. 
Martı'yı okuyuşum 87324920. kez sanırım. Jonathan Livingston'la büyümek bir insanın kişiliğini etkiliyor bir de.
Altını çizdiğim cümlelere, tekrar okumalara doyamıyorum.
Bu parka en çok yakışan da, içindeki Martı'lar oldu.
Kitabı açtığınızda, içinden çıkıp uçacaklarmış gibi.


Bayağdır fotoğraf çekilmemişim bir de, onu fark ettim. 


1 nolu ev arkadaşını görüyorsunuz. Bir önceki yazıdan, yeni hala olduğunu bilirsiniz.
Hatun şirinlikten ölüp gidecek. 


Koşturmacaların içinde, iyi bir gün ayırdık kendimize. Bundan sonra her kitap okuma isteğinde, orada bulunacağız sanıyorum. 
Yazacak çok şey, okuduğum kitapları anlatacak çok yazı bekliyor sırada. Her şey düzene girince, daha sık yazacağım elbette. 

Yazılarınız, yorumlarınız için çok teşekkür ederim. 
Özellikle bir önceki yazıda, Altay bebeğe dilekleriniz için ayrıyetten çok teşekkürler!
İyi ki siz varsınız. Burada olduğunuzu bilmek, iyi hissettiriyor :)

8 Aralık 2012 Cumartesi

Bakın Kim Geldi

Şebnem'in hala olmasını dört gözle bekliyorduk, daha zamanı vardı o yüzden herkes rahattı. Ta ki 2 gün öncesine kadar..
Öğlen 11'de, bir haber geldi. Meğer oğlan daha fazla sabredemeyecekmiş, geliyormuş :)
Apar topar, kalkıp hastaneye koştuk. Herkesleri topladıktan sonra, bekleyişlerimiz başladı.



Tağ akşama doğru doğum olacağını öğrenince, hemen lokumlarını hazırlamaya koyulduk.
Ve odasını hazırladık.
Hayatımda ilk defa yeni doğan bir bebek göreceğim fikri, karnımı ağrıttı ilk başta.
Altay'dan önceki bebeklerin ağlamaları, o kırmızı-mor karışımı tipleri.
Hağla da o etkiden çıkabilmiş değilim.

Bizimkinin kısık ağlaması ile, merdivenlerden indirildiğini görür görmez makinayı kaptığımız gibi çullandık üzerine.
 Ve..


Gördüğünüz üzre Altay'ın size selamı var.

Hiç de ağlamadan, usulca kıyafetleri giydirildi. Bir de böyle pozlarını aldık.
Mucize dediklerinde abarttıklarını düşünürdüm, ama böyle şahit olunca..
Sanırım mucizeden de öte bir şey.


Bir adet baba ve halayı görüyorsunuz.
Çocuğa mutantmış gibi bakmaları, yanına yaklaşmaktan korktukları için.
Öyle uzaktan meraklı gözlerle süzdük hep, hah.


Fotoğraftaki huzuru hissedebilirsiniz.
Bütün bunların yanı sıra.
Tamam evet, Altay'ın ve diğerlerinin doğuşu olağanüstü.
Sağlıklı olması her şeyin ötesinde belki.

Ama hepsinden öte benim en çok etkilendiğim şey başka.


Doğumu beklerken, Volkan abi (müstakbel baba) heyecanından ortalıklardan kayboldu durdu.
Doğum haberi geldiğindeyse, ağzından İkbal (müstakbel anne) ismi düşmedi.
Herkese İkbal Abla'yı sordu, her karşısına gelene İkbal nerede dedi.
İkbal iyi mi? Yanına gideyim. Nerede şimdi?
Onca karışıklığın, sevincin içinde onun en çok düşündüğü İkbal Abla'ydı.
Suratı telaşlı, sürekli onun ismi dilindeydi.

Maşallah diyin :)

3 Aralık 2012 Pazartesi

Tersten Bakmak Gerek


Her şeyin ters gittiği, bir türlü düzelmeyen günler olur ya, hah.
Tam öyle bir gün yaşadık geçenlerde, Şebnem'le.
Sonra büyük bir yorgunlukla Büyükpark'a attık kendimizi, bir banka.
Gün düzelmeyecekti, belli ki. Daha da kötüleşecek.
Kafayı arkaya atıp, saatlerce öyle baktık bir de.
Ne kadar zaman geçmiş bilmiyorum, ama şu gördüğümüz öyle huzurluydu ki bize o gün.

Ben ona, eskiden halamın evinin tavanının da böyle parke gibi olduğundan bahsettim. Sonra her seferinde acaba tağ oraya kadar ulaşıp nasıl sildiği aklımıza takıldı. Onun da bir fikri yoktu. Belki bezle, belki de vileda gibi bir şey. Belki de şu uzun, silmelik şeylerden. Ama eskiden onlardan ne arasın ki.

Zaten bilinenin aksine, hiç de sevmezdim o evi. Bir arka bahçesi vardı.
Orda hep kötü şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü hiç çıkarmazlardı beni.
Laps diye açılan bir kapısı vardı, hiç hayra alamet bir yer değildi bence.
Mutfaktan geçilirdi bir de oraya.
Belki de sadece aile büyüklerinin haberinin olduğu, insan görünümlü, ağızları yüzleri büzüşmüş yaratıkları besliyorlardı. Eniştem arada sırada çıkıp bir şeyler kontrol eder içeri girerdi çünkü. 
İnsan görünümlü yaratıklardan başka neyi besleyebilirdi ki allasen?
Halam da onun yardımcısıydı işte. 
Hem şahsi fikrim, artan yemekleri onlara taşıması için kendi elleriyle verirdi. Buraya da yazıyorum.

Yağ, çocukluğumdan kalma bir bilinçaltı sendromunu da paylaşmış oldum.
Belki babam bunca şey düşündüğümü bilse, çıkarırdı beni oraya. Ama hiç söylemedim.
Ketumum ben çünkü. 
Hem o kadar kurmuşum kafamda, şimdi bu hayalgücünün karşısında, bir köpek falan görsem üzülmez miyim?
Bir tavan görüp de, bu kadar çok şey düşünebilen insan evladıyım tabi.

Sınavlar bitti, şimdi de yurdumda internet yok. Bir türlü kavuşamıyoruz.

27 Kasım 2012 Salı

Rahata Kavuşuldu

Uzun zaman süren bir vize dönemi vardı bildiğiniz gibi. Birkaç gündür dinlenme evresindeydim bu yüzden. Uyku düzenini falan yerine oturtmaya çalıştıkça daha çok battı ama şimdilik toparladım.
Bu süre içinde yorum  ve mail atan herkese çok teşekkür ediyorum.


Sınavlar biter bitmez, bir arkadaşımızın çalıştığı Alice Cafe'ye daldık. 
Burası Bornova'da yeni sayılır. Ama şimdiye kadar gördüğüm en güzel konsepte sahip bir cafe sanırım bu civarlarda. 
İsmi gibi, Alice filminden kıyafetler, karakterler, eşyalar var. Fotoğraflarını internette bulamadım ve sahibi çekmeme izin verir mi bilmiyorum. Ama deneyeceğim zira bildiğiniz bayıldım bu yere.


Bir sınav çıkışında Duygu'nun koştura koştura eve getirdiği Dondurmalı İrmik Helvası.
Önünden hep geçerdik ama bu kadar güzel olabileceğini tahmin etmemiştim.
Sıcak irmik helvası içinde dondurma. Kahretsin nasıl istedim şu an!


Ve hiç uyumadığımız bir gecenin sabahı, bir güzel kumru ve boyozumuzu aldık, çayı koyduk, kahvaltı hazırladık.
Daha sonra kızlar da uyandığından bu sofranın hali masaya taşındı tabi.
Hiçbir şey düşünmeden, rahatça kahvaltı ettik dördümüz.

Köyüme döndüm. Sırada yazılmayı bekleyen yazılar var. Bu sürece 3 kitap sığdırabildim, onların yazıları gelecek.
Ve bloglarınıza uğrama zamanı :)

22 Kasım 2012 Perşembe

Sorgulama Zamanı


 
O kadar çok şey anlatmak isteyip, hiçbir şey yazamadığınız oldu mu? Ya da ağzınızdan bir türlü  çıkamayan o milyonlarca kelime birer birer oturdu mu hiç içinize?
Biri size ne yaparsa, ne derse desin sırf çok sevdiğiniz için hepsini görmezden geldiğiniz oldu mu peki?
Milyonlarca kez yaptınız mı bunu? Yoksa bu kadar yeter, bu kadarı benim için çok fazla mı dediniz sonunda?
Olsun dediniz değil mi? Eminim dediğiniz zamanlar vardır. Saklamayın hadi.
 
Sevgili ya da dost, aile veya arkadaş.
İnsanlar sırf sevginizi bildiğinden rahat davranırlar mı ki?
Bu yüzden mi size istedikleri gibi yüklenirler? Sevginizden emin oldukları için mi?
İyi de bu dünyanın en acımasız duygusu olmuyor mu o zaman?
Hani en güzel, en kıymetli şey, birilerini sevmekti?
Sevdiğiniz herkes gün gelip sizi mahvetmiyor mu ki?
En büyük acılar da zaten bunun yüzünden çekilmiyor mu?
Nerede bunun güzelliği peki?
 
Belki de çok büyük bir yanlıştayız.
Bu dünyada sevilmeyi en çok hak eden kişi sensin, bile diyebilir insanlar size.
Üzgünüm ama bu kadar büyük laflar söylemek herkese göre değil-miş.
Hem bir düşünün.
Belki de, ben dahil hiç kimse sevilmeyi hak etmiyordur.
Hiçbirimiz birilerinin sevgisine layık değilizdir.
Bu yüzden, rahat olun.
Arkanıza yaslanın ve bir de Noel'e kulak verin.
İçinizdeki dünyanın tadını çıkarın.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Vize Hayatı Semptomları

 
 
Öncelikle yaşadığımı, sağlığım sıhhatimin her şeye rağmen gayet yerinde olduğunu söylemeliyim.
Her şeye rağmen diyorum çünkü, uyku düzensizliği, karın doyurma karmaşası sonrasında yediklerini ayarlayamama, mide sancıları vs. derken kör topal ilerliyoruz bir şekilde.
Evin içinde sınava giden, gelen, kalan, yattığı yer belli olmayan insanlar halinde yaşıyoruz. Bir gün koltuktaysam ertesi günü yerdeyim. Neden, çünkü uyku tatlı gelmesin de çok uyuyup zaman kaybetmeyeyim diye kendime rahatsız bir yer arıyorum. Taktikmiş bu güğya.
Amacımı ben de çözebilmiş değilim.
 
Hatta annem sınav için beni uyandırdığında sadece iki buçuk saat uyumuş bünyemle, telefonda kadına 'kalkmak istemiyorum, biraz daha zaman ver ne olacak işte!' diye yalvardım. Bağırdığım da söylenebilir.
 
Bir gece önceki o hususi konuşma ise  -- "Anne beni mutlaka uyandır, kaçırırsam mahvolurum! Ne dersem diyeyim sakın yumuşama! Kaldır beni o yataktan! Duydun mu, sakın telefonu kapatmama izin verme!" --
Sonuçta kadın da çaresiz. Görev kutsaldır.
 
Kalktığımdaysa sanırım Şebnem'in odasının duvarlarını ve dolaplarını tekmeliyordum.
Herkesi korkuttuktan sonra yaklaşık 15 dakikalık sinir harbini atlatıp, hiçbir şey olmamış gibi Tony Blair'ın G.W.Bush'a Irak savaşı için neden destek çıktığını anlattım kendime.
 
Bir de öğrenci evinin halini görmenize içim el vermediğinden, boş bir fırsatta gittiğimiz, Bornova'da Eski Tren Garı adı altında açılan Kahve Diyarı'ndan bir fotoğraf eklemek isterim.
Hiç sıcak bakmamıştım ama, yapım aşamasından beri gözüme kestirdiğim o Eski Lokomotif aklımı çeldi ve gittim.
Bayıldığım o eski lokomotifi de mutlaka fotoğraflayıp ekleyeceğim.
Sanırım Alsancağa gidemediğim dönemlerde huzurlanmanın kestirme yolunu bulmuş oldum.
 
Başarılar dileyen, yorum bırakan herkese ÇOK teşekkür ediyorum!
Mutlaka takipteyim, bol bol yazmanız dileğiyle..


8 Kasım 2012 Perşembe

Böyle Hallerdeyiz

Yine vize sezonu açıldığından, köyden ev arkadaşlarının yanına transfer oldum.
Blogu takip edenler bilir, ben köyde yaşıyorum ama çoğu zaman ev arkadaşlarım dediğim hatunlarla kalıyorum.
İşte biz şimdi sınavları bekler, çalışır bir vaziyetteyiz. Bu nedenden dolayı şu sıralar bloga girip yazamıyorum pek, affola.
 
 
Şebnem şu sıralar sanatsal çalışmalar içinde bir de.
Onun odasını, benim ayakkabılarımı ve evin caddeye bakan yüzünü görebilirsiniz.
 
 
Ve bizim dizi aramız, dağınıklığımız.
Şu sıralar bu fotoğraf karelerinden farklı bir durum yaşamıyoruz.
Camdan bak, içeri gir, yemek ye, ders çalış, uyu, çalış vs.
 
Vize haftası malumdur. Üstünüzdeki kıyafetler size yapışır, bütünleşirsiniz. Saçınız da tepeden topludur ya.
İşte biz tam o hallerdeyiz.
 
Bol bol yazın, sınav arasında, sınavlardan sonra yazdıklarınızı okumak ilaç gibi gelecek.
Sınav haftasında olan herkese başarılar!
Ve, bir de bol şans dileyin olur mu?


4 Kasım 2012 Pazar

Woody Allen - To Rome with Love

İzmir'e ayak basar basmaz, akşamına köyün dibindeki Forum Bornova'ya bir Woody Allen filmi izlemeye gittik.
Bu adam ölmeden önce yapabildiği kadar film yapsın, ben de sinemada izleme keyfine varayım diye, salona giderken havalara uçtum aslında, evet.



Salon hak ettiğinin tam tersine o kadar boştu ki, ayaklarımı böyle uzatarak izleyebildim filmi.
Filmde Jerry karakteriyle o tonton, yanakları sıkılası, sabahlara dek dinlenilesi Vuğdy tipini görünce bile huzur doldu içime. Ve filmin en en ama en güzel karakterlerinden biriydi Leonardo ile birlikte tabi.

Çok büyük bir Woody Allen beklentisi ile gidilmemesi gereken bir film yine de. 
Ben Midnight in Paris'teki gibi, Roma'dan da bir görsel şölen beklerken, Roma'nın aslında ilgi çekmeyen yönleriyle tanıştım diyebilirim. Allen Paris'e kıyak geçerken, Roma'ya biraz haksızlık edesi gelmiş.


Afişlerden biri.
Ben buna bayıldım.


Ve film boyunca Penelope bacımızın seksepalitesini görebilirsiniz.
Filme en çok yakışan hatundu kendisi.

Genel anlamda ben filmi beğendim. Bir de yanımda mıkır mıkır "bu ne saçmalık ya" diyen bir kılık olmasaydı, her şey daha güzel olabilirdi. Sonradan öğrendim ki, hiç Woody Allen filmi izlememiş. (Gerçi tanımıyormuş bile)
Bundan sonra da izlememelisin bence deyip kapadım konuyu.
Bazılarının, zekasının erişemeyeceği şeyler izlememesi gerek çünkü.
Beğenmeyebilirsin ama, abuk subuk yorumlar yapma yahu.

İzlerseniz, güzel bir pazar gecesi filminiz olabilir. Dediğim gibi çok şey beklemezseniz, daha mutlu ayrılırsınız :)

Daha önce izlediğim Midnight in Paris için, buraya bir tık :)

2 Kasım 2012 Cuma

Son Gece Rakısı


İstanbul'da son akşam babam elinde rakıyla gelip birer duble atalım deyince, sofra bu hali aldı tabi.
Baba kızın karşılıklı rakı tokuşturması gibi huzurlu bir şey yok sanırım.

Dozu o ayarlar,
Mezeleri o yapar, 
Kontrol ondadır.
Büyük bir keyifle koyar rakıyı.

Onunla içilen rakının tadı, başka hiçbir içki sofrasında olamaz.
Annemin benim için döktürdüğü yemeklerse, baş köşededir tabi :)
İşte öyleydi bizim gelmeden önceki son soframız.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Yolculuk Varken, Ne Hallerdeyim!


Yarın 12'de yolculuk var. Mağlesef ki bu sefer uçakla gidiyorum.
Bavul ortalıkta hazırlanmayı beklerken, bu dağınıklığın içinde, ben oturmuş burada bırakacağım kitaplardan çıkarttığım alıntıları defterime yazmakla meşgulüm. Yoksa aklım onlarda kalacak.

Yeni aldığım bir kaç kitap var, onları bir ara yazacağım.
Bir de bir yorumda kalemlerimi göstermem istenmişti. Ama İzmir'de olan kalemleri de ekleyip yazacağım artık.
Ben esnaf gibi çalıştığımdan, işleri bayağı bir sarkıtıyorum sanırım.
Ama aklımda, unutmadım. Valla.

Şimdi dönüp şu alıntı hallerine bir çeki düzen vereyim. 
Ödevini son güne bırakmış çocuk gibiyim :)

30 Ekim 2012 Salı

Bir Kara Kedi


Bu gördüğünüz 3 aylık simsiyah yavru artık benim!

Diye buralarda haykırmayı, blog alemini inletmeyi çok isterdim.
Ama malesef değil.
Küçük Kız Kardeş'imin. Kendisi gibi kapkara bir kediye kucak açmışlar.
Bir de isim bulmuş ona. Babası söyledi ama birkaç gün önce olduğu için unuttum.


O kadar hareketli ki, fotoğraf çekmek için hiç fırsat bulamadım.
Eve kedi sokmam diyen annemin peşinden ayrılmayınca, hatun bile sevdi onu.
Tırnakları maniküre girmediğinden, ufak tefek kazalar yaşadık tabi. Ama bendeki kedi sahiplenme istediğini daha da artırdı bu velet.


Evde bir kedinin olduğunu bilmek bile başlıbaşına bir huzur sebebi aslında. Kaybolduğunda arayıp, hiç olmadık yerlerden çıktığını görmek insanın yüzünü güldürüyor.
Benim için az bir vakit geçirmeme rağmen, doyamadım.

Yerleşik bir hayata geçtiğimde, umarım bir kedim olacak. Ve ben o zaman, dünyanın en mutlu insanı olacağım heralde.

Küçük Kız Kardeş'i burada görebilirsiniz, bir tık.

Onu bol bol ısırdığım diğer bir yazı içinse buraya buyrun :)

"Kaleciye Midağle" Vardı Bence.

Ben birkaç gündür evde pineklediğimden, elim hiç bilgisayara gitmedi. Bayramda gelen misafirleri bile pijamayla karşılayacak kadar miskindim :)

Bütün bayram günlerini neredeyse böyle geçirirken dün akşam ablamla Fenerin Antalya ile oynadığı maça gittik. Takım cezalı olduğu için, hanımlar ve çocuklara ücretsizdi. Ben bu uygulamayla ilk defa cezalı olan bir maça gittim.
Ama bir şey söylemem gerekirse bu gerçekten "ceza"lı bir maçtı.
Hatunlarla maç izlenir mi! İz-len-mez. Hele bir stad dolusuysalar, oradan kaçın! Bunu deneyimledim malesef.


Zaten içeriye güvenlikle kavga ederek girdim. Bozuk paralarımı avuçladığı için. Bütünletmeme de izin vermeyince benim söylenmelerimin üzerine bir güzel küfür etti bana. Ben de sen kime küfrediyorsun diye üzerine yürüdüm. Küfür işin içine girince, gerçekten insanın gözü dönüyormuş. İlk defa bu yaşımda birini dövecektim sanırım.
Sonra başları olan bey geldi, beni stadtan kovdu. Nolduğunu bile anlayamadım, adamı atlatıp bir güzel tribüne girdim. 
İnanır mısınız, adam elli beş bin kişinin içinden geldi beni buldu ve paralarımı bütünletip bütünletmediğimi sordu. Öh artık. Neyse ki bütünletilmiş paralarımı görünce sakinleşti.


29 ekim dolayısıyla güzeldi aslında. Bayrak açılıp, konfetiler falan patlatıldı.
Ama öyle bir taraftar vardı ki, Volkan'la yattık, Volkan'la kalktık. Maç boyunca hem de.
Volkan'a yapılan tezahürat Fenerin maçında olduğumuzu unutturdu bana. Normalde diğerleri de teker teker tribüne çağrılır, alkış aldırılır. Diğer oyunculara yazık diye sinir olurken, Volkan da bu durumdan hoşnut olmamış olacak ki, 3 tane topu içeriye aldı. Güzel de yaptı.
Alın size Volkan, dermiş gibi.


Teyzeler. Evet o teyzeler. Maç boyunca yaptıkları yorumlarla, beni mahvettiler.
Ortada hiçbir şey yokken heyecanlanıp çığlık atmaları da cabası tabi.
En son önümdeki teyzenin, sıranın öbür ucundaki kankisine pozisyonu açıkladığını gördüm. 
"Kaleciye midağle vardı bence, anlamadı onlar, orada midağle yaptılar ona. Gördün mü kız, bak! Dünyanın parasını alıyon, koş azcık yuh sana."
Sustum, yerime oturup maçımı izledim. Hayırlısı artık nağpacan o saatten sonra.


Son kez 70'li yıllardan sonra tribünlerde ilk defa yapılan tezahüratı söyleyip, bu kabus gecesini kapatabilirim.
Karşı takımın futbolcusu yere düştüğünde, hatunların hep bir ağızdan; "Ooooh Ooohh, Oooh Ooohhh çok da güzel oldu" diye bağırmaları.
Bunca yıldır maç izlerim, stada giderim. Böyle sinir-stres, üzüntü yaşamadım.

Tamam, yapılan uygulama kadın ve çocukları da maç izlemeye, stada gelmeye teşvik etmek. Buna saygı duyarım ve tribünde çok fazla hatun görünce benim de hoşuma gider. Ama sadece, erkeklerle birlikte olduğunda!

Kabul edilmeli ki, tezahüratı yapan, tribünleri iyi yöneten kısım erkeklerdir. Bir kere ses bakımından avantajları var. Hatunlar da onlara tiz sesleriyle katkı yaptıkları zaman ortaya güzel bir ton çıkıyor.
Ama ne yalnız erkekler, ne de yalnız kadınlar gitmeli maçlara. Her şey birlikte olunca güzel. Ben dün bunu anladım.

Tribünlere gidin, çocuklarınızı götürün. Çünkü müthiş güzel bir ortam vardır, taraftarlığınızı yaşarsınız. Ama bu uygulama yakın zamanda kaldırılmalı. Zira futbolcuya da gerçek anlamda bir "ceza" yaşatılıyor.

24 Ekim 2012 Çarşamba

O Vintage Kolye

Benim çok önceden bir resimli vintage kolyeye hevesim vardı. Uzun zaman oldu alalı da. Ve aldığımdan beri boş bir halde, içine resim yerleştirilmesini bekliyordu. Bir kenarda kalıvermiş.

Ama Lady Jane'in yazdığı bir yazı üzerine, beni beklediği aklıma geldi ve kalkıp yarım kalan işimi hallettim. İçine, düşündüğüm gibi anne ve babamın birer resmini ayarladım.



Aslında uzakken resimlere pek bakmayı sevmem ben. Baktığında özlemini gideren değil de, daha çok özleyen biriyim, sebebi budur.


Ama şimdi, kolyenin içinde özellikle ikisinin de gençlik hallerinin resimleri olsun istedim. Buradaki resimlerde benden sadece birkaç yaş büyükler. Yaşıma yakın olmaları hoşuma gidiyor. Böylece baktıkça kendimi daha da iyi hissediyorum.

Sanırım yanından ayırmadığın bir nesne var mı diye soran olduğunda, artık bu cevabı verebilirim.

Herkese iyi bayramlar diliyorum!

Biz Alıştık

Düş Kızı ile buluşmalarımızı artık dört gözle bekler olduk. İzmir'den dönüşlerimde, İstanbul'da olduğum vakitler mutlaka birlikte bir gün geçiriyoruz artık. Öyle ki 4.sınıfa geçişim bir sevinç yarattı :)

Ben İzmir'den döndüm, o İtalya'daydı. Ancak dün ayarladık ve görüştük.


Hatun Milanolardan kolye getirmiş Hamide ve bana, ben çook çok sevdim.
Tabi bir de ayraç :)


Biz öncelikle normal bir kafeye gider oturur, sohber eder, bir iki saat sonra kalkar Mustafa Ağbi'nin yerine gideriz. Yani Taksim'de buluştuğumuz diğer zamanlarda da bu böyle olucak sanırım :)
Onun Ogre'yle birlikte götürmüşlerdi beni buraya ve çok sevmiştik. Artık bir kağve içmeden geçmiyoruz :)


Böyle binimum şebek haller, muhabbetler falan. 
Konuşacak çok şey birikmiş tabi. 

Daha taaaağ ilk buluşmamızdan anlamıştık biz artık böyle hep görüşeceğimizi, o zamandan karar vermiştik. Blog aleminin bana geçtiği bir kıyak gibidir bu hatun. Yani gelin siz, burada tanışın, bir daha da hep görüşün denirmiş gibi, bulduk birbirimizi.
Kocaman Maşallah denmeli tabi :)

İlk buluşmamız burada bir tık,

İkinci buluşmamızsa burada.

Düş Kızı'nın bloğu için ise buraya bir tık :)

22 Ekim 2012 Pazartesi

İzmir Oyuncak Müzesi

Blogu uzun süredir takip edenler bilirler, ben oyuncak sevdalısı bir insanım. Bir dolap dolusu oyuncağım vardır hala.
Bir yazımda en sevdiğim karavanımı göstermiştim hatta, onun için buraya bir tık :)

İzmir'de ev arkadaşlarıyla çok sosyal bir günümüzde gitmiştik Oyuncak Müzesi'ne de. Ahmet Ertuğ'un Fotoğraf Sergisine gittiğimiz gündü.
O yazı da hemen burada :)

Biz bayıldık sergilenen oyuncaklara. Fotoğraflamıştım da birkaçını. Buyrun bolca fotoğrafa :)




Girişinde böyle bir çok çocuk heykeli vardı. İp atlayanlar, ağaca tırmananlar. Harika düşünülmüş :)



Girişte hemen karşıda bu ev dikkatimi çekmişti. Ödüllü bir İzmir eviymiş.


Bir Londra kırmızı otobüsü. İçimdeki Londra sevgisi apayrı :)

Gözleme yapan bir ablamız. Minicik hamurları var.


Sunay Akın'ın koleksiyonundan bir sınıf. Onun da bir çok katkısı olmuş bu müzeye.


Mr. Spak'ı da görünce, o Star Trek müziğini söyleyerek dolandım içeride. Kimsecikler de yoktu zaten.


Bir pastacı dükkanı.


Ben buna bayıldım!


Yine bir Sunay Akın Koleksiyonundan


1960'ların Barbie bebekleri :)


"Oyuncaklardan başka sığınacak bir yerimiz kalmamıştı."


Son olarak işte en sevdiğim!
Benim olsun istedim bunu gördüğümde. Oradaki zamanın çoğunu da dönüp dolaşıp bu dönmedolaba bakarken geçirdim sanırım.

İşte böyleydi bir Oyuncak Müzesi gezisi. Umarım kimse içindeki oyuncak sevgisini kaybetmez.
Ve "Oyuncak sevdalısı olmak için, sadece çocuk olmak gerekmez."
Oyuncaklar benim geçmişle tek bağımmış gibi gelir. O masumluktan kalan tek hatıra onlar çünkü.

Siz de isterseniz bu müzeyi internet üzerinden 2 dakikada gezebilirsiniz. 360 derecelik buu uygulamayı çok beğendim. Hemen buraya bir tık :)