fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2012 Salı

"Kaleciye Midağle" Vardı Bence.

Ben birkaç gündür evde pineklediğimden, elim hiç bilgisayara gitmedi. Bayramda gelen misafirleri bile pijamayla karşılayacak kadar miskindim :)

Bütün bayram günlerini neredeyse böyle geçirirken dün akşam ablamla Fenerin Antalya ile oynadığı maça gittik. Takım cezalı olduğu için, hanımlar ve çocuklara ücretsizdi. Ben bu uygulamayla ilk defa cezalı olan bir maça gittim.
Ama bir şey söylemem gerekirse bu gerçekten "ceza"lı bir maçtı.
Hatunlarla maç izlenir mi! İz-len-mez. Hele bir stad dolusuysalar, oradan kaçın! Bunu deneyimledim malesef.


Zaten içeriye güvenlikle kavga ederek girdim. Bozuk paralarımı avuçladığı için. Bütünletmeme de izin vermeyince benim söylenmelerimin üzerine bir güzel küfür etti bana. Ben de sen kime küfrediyorsun diye üzerine yürüdüm. Küfür işin içine girince, gerçekten insanın gözü dönüyormuş. İlk defa bu yaşımda birini dövecektim sanırım.
Sonra başları olan bey geldi, beni stadtan kovdu. Nolduğunu bile anlayamadım, adamı atlatıp bir güzel tribüne girdim. 
İnanır mısınız, adam elli beş bin kişinin içinden geldi beni buldu ve paralarımı bütünletip bütünletmediğimi sordu. Öh artık. Neyse ki bütünletilmiş paralarımı görünce sakinleşti.


29 ekim dolayısıyla güzeldi aslında. Bayrak açılıp, konfetiler falan patlatıldı.
Ama öyle bir taraftar vardı ki, Volkan'la yattık, Volkan'la kalktık. Maç boyunca hem de.
Volkan'a yapılan tezahürat Fenerin maçında olduğumuzu unutturdu bana. Normalde diğerleri de teker teker tribüne çağrılır, alkış aldırılır. Diğer oyunculara yazık diye sinir olurken, Volkan da bu durumdan hoşnut olmamış olacak ki, 3 tane topu içeriye aldı. Güzel de yaptı.
Alın size Volkan, dermiş gibi.


Teyzeler. Evet o teyzeler. Maç boyunca yaptıkları yorumlarla, beni mahvettiler.
Ortada hiçbir şey yokken heyecanlanıp çığlık atmaları da cabası tabi.
En son önümdeki teyzenin, sıranın öbür ucundaki kankisine pozisyonu açıkladığını gördüm. 
"Kaleciye midağle vardı bence, anlamadı onlar, orada midağle yaptılar ona. Gördün mü kız, bak! Dünyanın parasını alıyon, koş azcık yuh sana."
Sustum, yerime oturup maçımı izledim. Hayırlısı artık nağpacan o saatten sonra.


Son kez 70'li yıllardan sonra tribünlerde ilk defa yapılan tezahüratı söyleyip, bu kabus gecesini kapatabilirim.
Karşı takımın futbolcusu yere düştüğünde, hatunların hep bir ağızdan; "Ooooh Ooohh, Oooh Ooohhh çok da güzel oldu" diye bağırmaları.
Bunca yıldır maç izlerim, stada giderim. Böyle sinir-stres, üzüntü yaşamadım.

Tamam, yapılan uygulama kadın ve çocukları da maç izlemeye, stada gelmeye teşvik etmek. Buna saygı duyarım ve tribünde çok fazla hatun görünce benim de hoşuma gider. Ama sadece, erkeklerle birlikte olduğunda!

Kabul edilmeli ki, tezahüratı yapan, tribünleri iyi yöneten kısım erkeklerdir. Bir kere ses bakımından avantajları var. Hatunlar da onlara tiz sesleriyle katkı yaptıkları zaman ortaya güzel bir ton çıkıyor.
Ama ne yalnız erkekler, ne de yalnız kadınlar gitmeli maçlara. Her şey birlikte olunca güzel. Ben dün bunu anladım.

Tribünlere gidin, çocuklarınızı götürün. Çünkü müthiş güzel bir ortam vardır, taraftarlığınızı yaşarsınız. Ama bu uygulama yakın zamanda kaldırılmalı. Zira futbolcuya da gerçek anlamda bir "ceza" yaşatılıyor.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Yine Bugünlerde


Şu sıralar yaptığım en hareketli iş, Moskova maçına gitmekti.
Onda da berabere kaldık zaten. Elendik de.
Yani burdan durum anlaşılıyor ki, her şey yeteri kadar ters gidiyor.

Sıkıldım diyince insanlar bunu üstüne alınıp onlardan sıkıldığımı sanıyor ama ben bu durumdan da sıkıldım.
Bu durum geçmek bilmiyor çünkü, hep alınganlık hep endişe, sürekli bir "üstüne gitme" duygusu var etrafta.
Sanki ne kadar çok yüklenseler, o kadar çok içleri rahat ediyor gibi. Öyle de zaten.
Ne kadar çok laf söyleseler, daha doğrusu "laf soksalar" her şeyin düzeliceğini sanıyormuş gibi.
Git gide beni dibe çektiklerini fark etmeden tabi bütün bunlar.

O eski kendine güvensiz, ayakları üstünde duramayan, ne yöne gideceğini bilmeyen, en basit kararlarına bile sahip çıkamayan ve en çok da kendinden nefret eden o iğrenç insan gülümsüyor bana uzaktan, ben görmezden geliyorum.
Bir göz kırpsam, bir daha geri dönemem çünkü.
Keşke yılın belli zamanlarında sürekli onunla başa çıkmak zorunda bırakılmasam.
Evet, şimdiye kadar bu sorunun hep kendi içimde olduğunu düşünürdüm ama öyle değilmiş.
Senin içinde her ne oluyorsa, hepsini insanlar yönlendiriyor aslında.
Hatta en sevdiklerin, ben bunu yeni öğrendim.
Olsun.


Daha bir kaç gün önce görmeme rağmen, az önce resimlerine bakarken yine özledim şapşalı.
Bu sıkıcı gönderiyi onunla bitireyim.
Umarım bir dahakine böyle şeyler yazmak zorunda kalmam, sizleri de sıkmam.

27 Temmuz 2012 Cuma

Dün Doğmuşum Ben!

Evet, 26 Temmuz sabah onbir buçuk sularında geldim herhalde ben dünyaya.
Aslında öyle belirli günlere önem vermem ama, doğum günleri özeldir.

Gece 12'den sonra, annenin organizasyonunda gelen pastamız bile vardı.
Hatun taa İstanbullardan yetişti buralara tabi
Böylelikle fakir bir öğrenci evi doğum günü sofrası yaratmış olduk :)


Sevgili ev arkadaşlarının yapacağı sürprizleri tek tek bozduğumdan moraller de bozuldu biraz .
Koskoca Bornova'da bana aldıkları posteri eve götürürken göresim gelmiş onları ne yapayım yani :)
Posterin içeriği sürpriz oldu ama tabi, hayran oldum resmen.
 Bakınız güzelliğine.
Singin' in the Rain sevdama yönelik :)


Bir başka yakaladığım hediye var sırada.
Aldığımız dvd yi ararken Duygu'nun çantasından da o çıktı ne yapayım ben şimdi?
Tim Burton'ın karakterlerine benzemesini seveyim onun.
Forest Ghost diye geçiyor zaten.


Paketinin arkasında yazan da;
"Your Forest Ghost Guardian will bring you good luck"
Harika.

Şimdiyse enişteden gelen hediyeye geçiyoruz.
Bu kargodan haberim yoktu bu sefer gerçekten, bunu yakalayamadım :)
Fenerbahçe sevgisi. Nasıl mutlu oldum.


Ve şimdi;
Benim aylardır almayı istediğim fakat bütçemin el vermediği bir isteğim vardı.
Baktığım birkaç yerde baskısı kalmadığından ve basımı da artık yapılmadığından artık umutsuzdum açıkçası.
Her yerde bu isteğimi dile getirdiğimden artık bıkmışlardı benden.
Ama benim güzel ablam ne yapmış etmiş, internetten siparişini vermiş.


Dnr'ın müthiş paketiyle birlikte gelince iyice heyecanlandım.
Ve içinden çıkan güzellik;


Evet sonunda Otostopçu'ya kavuştum!
Bende bu kitapla ilgili güzel bir anı olsun isterdim ama malesef ki öyle değil.
O yüzden uzun zamandır aklımdan çıkarmıştım.
Ama ne kitapların, ne de şarkıların olan şeylerde hiçbir suçu yok!
Onları çıkarıp bir kenara atmak yapabileceğimiz en büyük aptallık olur.
Bu yüzden Otostop'çu candır ve benim tarafımdan okunmayı bekler artık, hem de ellerimdeyken.

Dünyanın en güzel ev arkadaşlarıyla, harika bir doğum günü geçirdim ben dün.
Ailem, arkadaşlarım uzaklardan bile olsa yalnız olmadığımı hissettiriyorlar bana, bundan güzel şey mi var?
Evet her doğum günümde ağlamayı bir seremoni haline getirdiğimden bu sefer de öyle oldu ama, hiç de kötü değildi bu zırlama :)

Sahilde Kafka sonlandı, onun bir yazısı gelecek.
Ve şimdi Otostopçu'ya başlama zamanı!