29 Eylül 2012 Cumartesi

Geleneksel Mahşer Günü

Uzun zamandır sürekli dinlediğim bir şarkı var. Önceleri de çok dinlerdim ama şimdi daha çok sardığımı fark ettim. Sizinle de paylaşmak istedim. 

Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Geleneksel Mahşer Günü



Beni şarkıda vuran asıl nokta o saksafon solosu olmuştu.
Yüzlerce kez dinlememe rağmen hala çok etkilenirim. Kulağıma çok tanıdık geldiğini fark etmiştim ve kısa bir araştırma solosu nereden hatırladığımı buldum, açıkçası daha da çok etkilendim!

Şarkıda saksafon solosuyla yaşatılan müzik, hepimizin mutlaka izlediği, Kartal Tibet'in yönetmenliğini yaptığı, Türkan Şoray ve Bulut Aras'ın da başrolde oynadığı "Sultan" filminden geliyor.

Eminim ki, eğer hiç dinlemediyseniz şu sıralar dinlediğiniz en kaliteli Türkçe şarkı olacak.

Sultan filmindeki müziği hatırlamak için buraya bir tık.

İyi Dinlemeler.

28 Eylül 2012 Cuma

Skype Kahvaltısı

Bugün benim için çok erken bir saat yani 9'da kalkmak durumunda kalınca, bütün işlerimi hallettim. Odamı toplayıp, bulaşıkları yıkadım. Alışverişimi yapıp yerleştirdim. Ohooğ daha bir ton şey. Tabi bunlar benim için önemli hareketler :)
Öyle olunca, normalde sandviçle, corn flakesle geçirdiğim kahvaltıyı bu sefer özenle hazırladım.



Anneyle ablamı da karşıma alınca çok da güzel bir kahvaltı keyfi yapmış oldum :)
İstanbul'daki dedikoduları aktardılar bana, ben de onlara buradan bildirim yaptım.
Sabah sabah iyi gitti :)


Buna da yakından bir bakın istedim :)
Bayılırım kendisine.
İzmirliler bilir, Bornova'da meşhur bir bardır Ooze Venue. Ben hiç sevmem orayı ama ablamla gittiğimiz bir gecede bu bardaklarını çok beğenip almıştım. Üzerinde Rolling Stones simgesi var, ne yapayım!
Tabi daha sonra bardak kırıldı ve kıran arkadaşım gidip benim için bir yenisini almak durumunda kalmıştı. Hey gidi.

Bu hafta sonu kendime vakit ayıracağım kocaman bir zaman var önümde. Çılgınlar gibi kitap okuyup, film ve dizi keyfi yapmayı planlıyorum. Hatta hemen başlıyorum bile :)

27 Eylül 2012 Perşembe

Ders Dinliyorduk

Ben göçebe olduğumdan dün 3. bugün 4. sınıfların dersindeydim. Diğer bütün sınıflara nazaran az tanıdığım bir kitleydi ama sıkıntıdan yeterince kaynaştık zaten. Hem geçen yılki ilk oda arkadaşım da oralardandı.



Dersin ortalarına kadar normaldik ama, sonra şu şekli aldık.
Sayın Küçük hocamı çok severim, güleç de bir adamdır ama daha ilk ders olduğundan öylesine genel bilgiler verdiği için biraz dikkatimiz dağıldı. Tamam dağılmadı da aslında, tam anlamıyla sıkıldık. 
Hatta sıkıntıdan Zeynep bir ara telefonla kredi kartı borcunu bile ödedi.
Görüldüğü üzre ben de ufacık not tutmuşum zaten.


Albeni bugün benim kahvaltım oldu. Saat 4'teki derse bile yetişemediğim düşünülürse hak ediyorum tabi böyle geçiştirip aç kalmayı.
Sevgili hocam da Madran şişesinin arkasında kalmış. Çok iyi bir adamdır, gülmese bile gamzeleri görünür inanır mısınız? O yüzden hep aslında gülüyormuş gibi görünür. Sınavlarda bu durum sinir bozucu olabiliyor ama.

Gölge Hırsızı'na da daha yeni başladım. Şimdilik iyi gidiyor diyebilirim. Kısa bir zamana bitirebilirim sanırım.


Dersten koşturarak çıktığımızda açlıktan ölüyorduk.
İşte bir öğrencinin en en en yakın dostu bildiğiniz gibi. Bakmayın çok değişik aslında, sade yapıldı bugün.
Şu durumu da nasıl açıklayabilirim diye düşündüm bir de.
Süzgecimiz olmadığından dolayı makarnayı garip yöntemlerle süzmemiz gerekti biz de böyle tepsiye dökerek çareyi bulduk, başka bir kap da bulamayınca tabi. Çünkü ben sanki bütün köye yapmışım makarnayı, o kadar çoktu ki.
Çareler tükenmiyor işte.

Bir garip sıkıcı gün de böyle geçti.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Lady Jane Diye Bir Hatun Var Hayatımda

Bu akşam tek başıma kös kös odamda oturup tv kanallarını zaplıyorken, birden bire beni hem duygulandırıp hem de sırıtmama sebep olan bir hatun bu Lady Jane işte!
Bana öyle güzel paketler yapıp yollamış ki, bu kapkaranlık geceyi aniden aydınlattı o. Bakın benim için neler yapmış, neler düşünmüş!


Böyle irili ufaklı bir çok paketi görünce iyice heyecanlandım, resimleri bile zor çektim açıkçası :)
Nasıl özenerek hazırlanmış, nasıl sevdim anlatamam!
Bir de mektup tabi, o bana özel. Ve okurken gözyaşlarıma engel olamadım aslında. Bir yandan sırıttım da tabi.

Öncelikle elim bir pakete gitti ve..


Daha önce Elif Şafak kitaplarını hiç okumamıştım. O da benim gibi ön yargılıymış sanırım, pek hoşlanmazmış ama bu kitabını sevdiğinden bana da yollamış. Benim de ön yargımı yıkıp geçecek bir kitap olduğuna inanıyorum çünkü hatun kitap, müzik, film vs konularında zaten yeterince zevklidir :)


Sanki beni bilerek, bu hediyeleri yollamış gibi. Mesela Kaybedenler Kulübü'nü izlememiştim ve şu sıralar izlemeyecektim de. Sebebi popüleritesine karşı olmam. Günün birinde ortalık sakinleşince, herkes hakkında konuşmayı bırakınca usulca izlerim diye düşünüp önüme bir sebep çıkmasını da bekliyordum.
Şimdi gelip bana filmin öyküsü kitabını alınca, bir sebep yaratmış oldu Lady Jane!
Beklediğim böyle bir şeymiş demek ki :)
Önce bunu okuyup, ondan sonra izlemeyi planlıyorum. Sebebim oldun Ceyn :)


Bir Chaplin filmi.. Daha önce izlememiştim tabi, çok ilgimi çeken bir filmdir de aslında.
Hiç fırsatım olmamıştı, gel gör ki hatun bana sürekli fırsatlar yaratıp duruyor :)
Nasıl mutlu oldum bunu da gördüğümde!


Delicesine ayraç! Bir ayraç manyağı olduğum malum zaten. Şu manzarayı görüğümde tepkimi de tahmin edersiniz! Yanında bir de not defteri. 
Tam bir hazine, gömü ve bu hediyelerin değerini belli edecek binimum kelimeler sayasım var!



Magnetler, magnetler..
Türkiye'nin bir çok önemli yerinden resimler olan magnetler, harikalar.
Ve kitap okurken altını çizmem için yollanılan nostaljik kurşun kalemler!
Sağdaki Pearly Pencilları görünce buram buram eskiler koktu burnumda.
Tabi Lady Jane'in dediği gibi yukarıdaki ve bendeki birçok not defterime kırmızı kurşun kalemimle de kırmızı notlar düşeceğim :)


O bu paketi tamamen kendi sevdiği, hoşlandığı şeylerle doldurup yolladı ve tabi zevklerimiz ortak olduğu için benim bunlara bayılacağımı biliyordu! :)
Bu iki kutu da ortak zevklerimizden sadece ikisi, hayran oldum.
Biri ahşap, diğeri teneke kutu ve biz böyle eski püskü şeylere hastayızdır :)
Tabiri caizse o da benim gibi tamamen bir eski kafalı :)
Sağdaki kutunun üzerindeki o kıza baktıkça aklıma sen geleceksin Lady Jane , aynı sen :)

Bu heyecanla, hediyelerimle vakit geçirdikten sonra direk gelip bloguma yazdım. Bizim tanışmamıza vesile olan bu blog bunları da kayıt altına almalıydı tabi ki.

Sabahlara kadar sohbet ettiğimiz bir geceden sonra, Lady Jane ile aramızda ortak bir bağ olduğu kanaatine varmıştık. Zevkler, hayaldekiler, istekler özellikle yaşananlar ve bir çok şeyimiz birmiş bizim. Dediği gibi;
"Sanki paralel evrenlerde aynı hayatı, farklı yüzler olarak yaşayan iki yabancı gibiyiz." ne olağanüstüdür bu.

Şimdi o bana bu müthiş paketi hazırlayıp yolladı ya, ben yarın güne çok daha güzel başlayacağıma eminim.

Lady Jane, Çok teşekkür ederim herşey için! Beni o kadar duygulandırıp, yine de çokça sırıtmama sebep olduğun için de.

Bu blogu açtığım güne şükürler olsun! Böyle bir çok güzel insan tanımama vesile olduğu için minnettarım.

Lady Jane'in blogu için, buraya bir tık.

Veronika Ölmek İstiyor / Paulo Coelho


Kısa bir zaman önce İstanbul'da Alkım Kitabevi'nden İzmir için yaptığım kitap stoğuna dahildi Veronika.
Çok çok merak ederek alıp bir an önce okumak için sabırsızlanmıştım.
Sanırım tam zamanında okumuş oldum.
Her bir satırına, her kelimesine hayran kaldım!
O ince duyguyu okuyucuya nasıl verebiliyor bu adam hiç bilmiyorum.
O kadar ilginç bir sınırda, öyle bir çizgide yürüyor ki sonunun hayal kırıklığı olması imkansız neredeyse.

Bu benim Paulo Coelho'nun okuduğum 2. kitabı.
Diğeri Şeytan ve Genç Kadın'dı, onun yazısı da burada, bir tık
Mektup arkadaşım sayesinde sürekli ertelediğim bu yazarı okumaya başlamış oldum.
Ama dediğim gibi, onu okumak için hayatımın bu dönemi tam zamanıymış!

Ha bir de, Veronika'nın çevresindekilerden biri de bir panik atak hastası olarak anlatılmış kitapta.
Özellikle o kısımları daha ilgi duyarak okudum. Blogun sıkı takipçileri bilir, ben de bir çeşit anksiyete hastasıyımdır.
Bu yüzdendir ki, bol bol altını çizdim okuduklarımın, şimdi hasır sayfalı deftere geçirilmeyi bekliyorlar :)

Şimdi Paulo Coelho okuyucularından öneri isteyebilirim :)
Bir sonraki İstanbul tatilinde birkaç kitabını daha almak istiyorum.
Var mıdır, sıradaki Paulo kitabın bu olsun diyen? :)

25 Eylül 2012 Salı

Buradayım ve Ben Artık 4. Sınıfım!


En son yolculuk var deyip, göçmüşüm buralardan ben.
Yolculuğu atlattım atlatmasına da 1 haftadır taşınma işleri, okul, ders seçmeleri falan derken bir hayli yorucu geçti. Dolayısıyla bloga uğrayamadım, zaten köyüme ancak yerleştim ve internetime de ancak kavuştum ama artık buralardayım :)

Ben diğerlerine göre daha karmaşık bir öğrenci olduğumdan, her şeyi tek tek halletmek zorunda kaldım tabi ders seçimlerinde.
İzmir'e gelmeden önce de 3.sınıf olacağımı sanıyorken, şimdi 4. sınıf olarak karşınızdayım!

O kadar çok dersimi vermişim ve muaf olmuşum ki, hangi sınıf olduğumu bile takip edememişim. Geçiş öğrencisi olduğumdan herkesten çok daha fazla ders alıyordum tabi geçen yıl.
Şimdiyse asıl sorun, geçen yıl intibakın ne demek olduğunu bilmeyip soranlara açıklamakta artık yorulduğumdan, aslında ben 2.sınıfım deyişim ve akabinde bu yıl 4. sınıf oluşumu nasıl açıklayacağım?
İnsanın belli bir sınıfı olmayınca işler böyle karmaşıklaşıyor işte :)

Bütün bunların dışında yazacağım çok şey birikti aslında.
Veronika Ölmek İstiyor'u bitirdim mesela, onun bir yazısı gelecek.
Şimdi Gölge Hırsızı var yolda okumakta olduğum.
Ve hayatımın kitabı diyebileceğim "Martı" dan da bahsedeceğim arada Jonathan Livingston tabi sık sık görebilirsiniz kendisini buralarda, böyle bir çok şey işte.
Neyse ki bloglarınızla ve kendi blogumla da artık ilgilenebileceğim :)

*Fotoğraf İstanbul-İzmir arası gece yolculuğunda, araba vapurundan bir durum halinden.

16 Eylül 2012 Pazar

Yolculuk Var


Bir aylık İstanbul tatilinden sonra, artık gitme vakti geldi.
Bavul hazırlıkları, bilet alışları.
Bu yaz ne de çok şey yaşadım aslında diye düşünüyorum geriye baktığımda.
Her şeye rağmen, hayatımın en özel yazıydı benim için. Çok hem de. Anlatılamayacak kadar özel.
Nasıl unuturum ki?
Kesinlikle hayır.
Hafızamın her anına kazıdım bütün olup biteni, yaşadıklarımı. Her bir saniyesini.
Hem biliyor musunuz, ben unutmam. Hiç hem de.
Ne kurduğum hayalleri unuturum, ne yaşadığım anıları, ne de bana hissettirdiklerini.
Hep içimde, her zaman. Her an.
İnsanın içi neleri tutuyormuş hem, neler barındırıyormuş.
Ne kadar genişmiş meğer.
Ben yine aynı hayalleri kovalayacağım, hiçbir zaman bırakmayacağım. Asla.

Yine özlem günleri geliyor önüme.
Özlemek o kadar güzel ki, bir o kadar da zor.
Ben her saniyeyi hatırlayıp, yine özlemimden öleceğim biliyorum.
Ama özleyecek birinin olması nasıl güzel, her şeyden çok o güzel.
Ne olursa olsun, özlemek yaşadığımı hissettiriyor bana.

Şimdi benim için en önemli şeyi tahmin edersiniz.
"Uzun bir gece yolculuğu" 
Köyüme yerleşeyim de bir, blogu boşlamayacağım :)
Bekle İzmir, seni de nasıl özledim.


Düş Kızı akşam beni arayıp iyi yolculuklar dileklerini ilettiğinde nasıl mutlu olduğumu da paylaşmak isterim :) Böyle hatırlanmak çok güzel :)

15 Eylül 2012 Cumartesi

Uykucu Ali Şirin

Şu sıralarki haleti- ruhiyemi biliyorsunuz, ne kadar gezip etsem de.
Duygularımı fotoğraflarda ya da normalde açığa çıkarmadığımı söylerim hep.
Ama yazarken kendimi ele veriyorum işte.
İzmir'de benim güzel ev arkadaşlarımı da biliyorsunuz, onlarla yazışırken de beni çok iyi tanıdıklarından yakalıyorlar hemen tabi.
O ev arkadaşlarından Şebnem de, konuştuğumuzda tığ işine başladığını söylemişti bana. Haydağ, hatun can sıkıntısından dantel, oya falan yapıyor diye düşündüm.

Geçen akşam telefonuma bir mms geldi ve..


"Bahsettiğim tığ işi buydu işte, ben sana uykucu şirin yapmaya çalıştımıştım!"

Bunu gördüğümde ve okuduğumda, deli gibi gülmeye başladım!
Hatta o kadar çok güldüm ki, uzun zamandır hiç bu kadar içimden gelerek gülmemiştim!
Annesi de bunu gördüğünde, "bu uykucu şirinden çok Uykucu Ali olmuş ama Şebnem" demiş ve ben bunu görünce daha da çok güldüm.
Resmen bu kadar aralıksız gülmek için o anı beklemişim :)
Şunun tipine baksanıza, bu gerçekten bildiğin besili bir Uykucu Ali!

Benden kilometrelerce ötede, birkaç haftadır ayrı olduğum bu can dost beni düşünerek elleriyle bana şirin örmüş, moralimi düzeltmekle kalmayıp neşemi de yerine getirmiş, taa oralardan yüzümü güldürmüş..
Ben sevmeyim de ne yapayım bu hatunu şimdi ha?

O ev arkadaşlarını burada görebilirsiniz;

Beni misafir ettikleri Tire gezisi yazısı için buraya,
Bu yaz gittiğimiz Foça gezi yazısı için de buraya tık tık :)

14 Eylül 2012 Cuma

Düş Kızı ile 2. Buluşma :)

Biz Düş Kızı ile bugün için tekrar buluşmak üzere sözleşmiştik. Ve yine aynı yerimizde yani Taksim'de birlikteydik :)
Öncelikle Limon Ağacı'na götürmek istemişti beni aslında, ama ben oraya daha önce gittiğimden ve açıkçası ..
Neyse işte atlayalım o kısmı, bir şekilde gitmedik. Zaten Taksim bile eksik geldi bugün diyeyim ben. Neyse ki Düş Kızı yanımdaydı :)


İstiklal'in üstündeki Ada kafeye oturduk. Böyle kitapçı aynı zamanda kafe olan o yer.
Yine çok sevdim ben tabi.


Böyle kafa kafaya verdik.
Bir oturduk, uzuuun uzun muhabbet ettik. O beni dinledi sağolsun, ortak oldu anlattıklarıma.
Ben onu dinledim, hem de çok büyük bir keyifle :)


Ogresi bugün gelmedi, geçen sefer tanışmıştık onunla da, fotoğrafçılığımızı yapmıştı :)
Bu sefer fotoğrafçımız yoktu tabi, ama biz yine de çekildik böyle :)


Sonra kalkıp Mustafa Abi'nin yerine gittik.
Vee Düş Kızı çantasından çıkarıp bana aldığı kitabı uzattı!
En sevdiğim hediye kitap! Beni öyle mahçup etti ki, bir o kadar da mutlu oldum :)
Hem de Ada Kafe'de tam da Oscar Wilde'ın kitabına elim uzanmıştı.
Şimdi karşımda "Oscar Nasıl Wilde Oldu?" kitabını görünce uçtum resmen.

İçinde Edgar Allan Poe'nun olması beni benden aldı. Düş Kızı'ndan ayrıldıktan sonra, eve giderken otobüste Edgar'ın olduğu kısmı okuyup bitirdim bile ve tüylerim diken diken oldu!
Dehşete düştüm!
Edgar sever biri olarak, hayatıyla ilgili bir kaç bir şey biliyordum ama, bunun her satırında mahvoldum.
Adamıma daha bir hayran kaldım ve bu durumla ilgili kesinlikle bir blog yazısı yazacağım.

Düş Kızım gerçekten Çok ama Çok teşekkür ederim sana!


Şu ortamın güzelliğine bir bakın.
Kahvelerimiz, önümüzde kitaplarımız.
Öyle güzel bir sohbet ettik ki, harikaydı.
Düş Kızı Murakami'nin kitabından alıntılar gösterdi, onları yorumladık.
Daha kitaba başlamadan heyecanım daha da arttı.


Biz birbirimizi bulduğumuz için nasıl mutluyuz anlatamam.
Daha şimdiden iyi dost olduk, bu böyle de sürüp gidecek tabi.
Sürekli maşallah deyip durduk zaten :)

Bugün o kadar güzeldi ki, dolu dolu sohbet ederken onca saat nasıl geçti bilmiyorum.
Kafam da bir o kadar rahatladı onunla konuşunca :)
Düş Kızı benim için candı, artık iyice öyle oldu. Her şey için teşekkür ederim benim güzel arkadaşım :)

Düş Kızı ile ilk buluşmamız için buraya,
Düş Kızı'nın blogu için de buraya tık tık :)

13 Eylül 2012 Perşembe

Ufak bir İstanbul Turu

Dün yazdığım Tekirdağ yazısından sonra, bugün İstanbul'daydı sıra. Zaman kısıtlı olduğundan az yer dolanabildik tabi. Gezmedik, ancak dolandık.



Turistkalar olarak önce Topkapı Sarayı ve Sultanahmet'i dolaştık.
Yerebatan Sarnıcı merak ettikleri bir yerdi, oraya gittik.
İstanbullu olmama rağmen ben hiçbir yeri doğru düzgün bilmiyorum.
Zaten hep derim, İstanbullu bir turistim ben evet.


Topkapı'ya giriş fiyatları ne çok artmış yahu!
25 lira kişi başı. Biz sülalecek gittiğimizden girmedik tabi.
Bahçesinde dolanıp durduk, böyle bir kaç fotoğraf ancak.
Zaten ben öğrenciyim arkadaş, nereye giriyorum öyle saraylara falan.



Belirli bir saatten sonra ne kadar da mahzun olmuşuz.
Pierre Loti için teleferik kuyruğunun da o kadar olduğunu bilmiyordum.
Beklemekten öldük.


Tepeye çıktığında yorgunluktan bitap düşmüş bir Sarı görülüyor.
Sanarsınız ki yürümüş de yorulmuş, leydi gibi teleferiklerle çıktık yukarılara.
Ama bundan önce bir Kapalı Çarşı turu vardı, o kalabalıktaki yorgunluğu atlamayalım.


En son yorulmuştum ama, annemin çılgın kuzeninde enerji bitmek tükenmek bilmiyor.
Hatun Pierre Loti hastasıydı zaten, tam da onun istediği gün batımı vaktinde gittik.
Mutluluktan uçuyor :)


Ve günün bana kalan kısmı.
İstediğim kırmızı renkte hem de. Mis.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Tekirdağ/Kumbağ Çıkarması

İzmir'den misafirlerimiz geldi bizim bugün. Ben İzmir'deyken en ufak bir şeyde sürekli onların yanında bulurum kendimi. Bu sefer onları misafir etme sırası bizde :)
Annemle kardeş çocuklarıdırlar. Yani yeterince yakınız.
Onların evinde kaldığım günlerden birinde yazdığım blog yazısı için, buraya tık tık.

Benim ananem ve dedem, her yıl ilkbahardan sonbaharın sonlarına kadar Tekirdağ'ın Kumbağ beldesinde yaşarlar. Hazır misafirlerimiz İstanbul'a kadar gelmişken, bizim yaşlılara bir sürpriz yapalım dedik ve yollara attık kendimizi.
*Bu yazı çook çok fotoğraf barındırır. Önceden uyarı :)



Hatun attı bizi arabasına ve çıktık yola.
Benim sülalem de benim gibi yolu, yolculuğu seven insanlar, o yüzden kararın bir anda verilmesi hiç sorun olmadı.
Kimlere çektiğim belli sanırım :)


Koltuk aralarından bir deniz fotoğrafı almak istedim ama, başarılı olabildim mi bilemiyorum.
Benzincilerde, mola yerlerinde duraklayarak gittik.


Sonunda, yaklaşık 15 yılımın abartısız her yazını geçirdiğim Kumbağ'a vardık.
Her yıl 3 ay kalıp da, sonraları uzun süre kalma oranı biraz daha azaldığından geçen yıl en son 3 güne düşmüştü sanırım.
Hiçbir şey değişmemiş, sadece bu mevsimde sokaklarda yeller esiyor.


Ortadaki ablam ve benim iki kuzenim.
Anane ve dedem bizi görünce çok şaşırdılar.
Şaşkınlıktan ananem ağlamayı bile unutmuş, öyle söylüyor :)
"Ama ben sizi çok özlemiştim, ağlıcaktım!"


Ailecek oturduğumuz sofra böyleydi.

Ama burda asıl dikkat edilmesi gereken durum, ananem.
Dikkatle bakınız.
Bir kaç fotoğrafı bir arada koydum ki, duruma açıkça şahit olun diye.

Ananem şimdiye kadarki hiçbir fotoğrafında, düzgün bir şekilde kadraja doğru bakmamıştır.
Görüldüğü üzre bu karelerde de olduğu gibi biz hepimiz poz verip gülümserken, o mutlaka o an bir şey söylüyordur.
Bu yüzden ananemle hiç düzgün bir fotoğrafım yok :)
Ya ağzı yamuktur, ya başı çevriliktir, ya tam derdini anlatacaktır ama fotoğraf çoktan çekilmiştir.
Sonra da, "eh mori, beklemiyosunuz ki ben de poz vereyim" :)
Bu kadın beni öldürüyor :)


Oysa ki dedeme bakın, biraz sert görünür ama normalde değildir, gerçekten. Biraz yani.
Sinirlendiğinde ettiği tek küfür "gübre"dir mesela.
Susun gübre demek çok ayıp.
Tamam bu fotoğrafta o da bakmamış hem.
Bugün ne olduysa karı koca onlara :)


Ve bizim odaya girdiğimde, beklediğim görüntüyle karşılaşmam müthişti!
Ananemin kış için hazırlıkları.
Göçmenlerde kori olarak tabir ettiğimiz, ama normalde sanırım ev makarnası diye bilinen bu kurutulmuş kesmeler!
Ananem her seferinde çeşit çeşit yapar bunlardan.
Biri ilk fotoğraftaki gibi daha geniş kesilmiş (biz daha çok bunu kullanırız), altındakiyse onun ince hali.
Diğeriyse kurutulmuş yufka, o daha sonradan ıslatılıp dürüm şeklinde yenilir ki, bir kaç tanesi mideye indi bile.
Son karedekiyse, bizde beyaz tırhana olarak bilinir. Yani eğer normal bir ismi varsa, bilmiyorum. Böyle lapa bir şekilde yapılıp yenilir.
Ben bunları çiğ yemeye bayılırım, bayram ettim diyebilirim :)


Sonra gençler olarak limanda aldık soluğu.
Evet kesinlikle bıraktığım gibi, olağanüstü.


Gökyüzü bile başka geldi bana bugün, huzur vermek için dizilmişler sanki bulutlar.


Ve bizim liman ritüelimiz.
Yazları her akşam mutlaka uğrar, muzlu çay ve dut çayı içtikten sonra eve dönerdik.
Tadı hala damağımda.


Büyük kuzen Yalova'da yaşıyor. En son 5-6 yıl önce bir araya gelebilmiştik.
Tekirdağ'da yine buralarda çekildiğimiz ergenlik fotoğraflarımız tedavülden kalksın istedik :)


Bazen hangimizin abla olduğu hiç belli olmuyor.
Böyle ufacık bir ablası olan var mı?


Zümrüt(Eda'nın ananesi) ve Makbule(benim ananem) duruşlarımız.
Evet, minik Zümrüt ve Makbule.


Bu da Fransızların kullandığı eski şaraphane.
Abim beni burada az korkutmamıştı, hala önünden geçerken hatırlıyorum.
Bir sürü peri masalı, kabusum olduğu doğrudur.
Yok eskiden burada insanlara işkence edilimiş de, geceleri insanların çığlıkları hala duyuluyormuş da, yok sonra da içerde hükümetin gizli belgeleri varmış hepsi sandıkların içinde tutuluyormuş da! Evet, bence de çüş.
Hayal gücünü seveyim ben onun.


Ablamın sanatsal çalışması.
Çok büyük keyif aldı :)


Kayalıklarda oturup yad ettik eski günleri.
Bunlar da pabuçlar.



İşte bu koskocaman gün böyle geçti.
Ananem ve dedemi aylardır görmediğim için, onları mutlu etmek çok iyi geldi.
Zaten aklımda olan bir şeydi, şimdi de yalnız gitmemiş oldum.
Bana iyi gelecek şeyleri yapmaya çalışıyorum şu sıralar.

Ha bir de, duygularımı gizlemekte usta gibi görünüyorum öyle değil mi?

11 Eylül 2012 Salı

Kırtasiye Varmış Dediler

Benim kafamı dağıtmanın en iyi yolu, defter kitap kalem almak. Dışarı çıktığımda, son zamanlarda hiç elim boş dönmüyorum bu yüzden.

Annem, ben eve gelmeden önce buralardaki iki markete kırtasiye gereçlerinin geldiğini söylemişti, uğra da bak diye haber verdi. Aslında o alacakmış ama, bir sürü çeşit var kendin bakıver dedi.
Genelde marketlerle pek işim olmaz da benim, hatta alışverişi hiç sevmediğimden olabildiğince az giderim. Ama bu sefer içerde ne kadar kaldığımı tahmin edersiniz :)


İşte son çıktığımda aldığım ganimetlerim.


Bunlar benim için az oldu aslında. Yani o kadar bakıp edip ancak bunları alabildim.
Londra ve sonbahar temalı bu defteri çok sevdim ve 2 tane aldım.
En altta şeffaf dosya var, bir adet yapıştırıcı, bir tane zımba şeysi, renkli fosforlu kalemler tabi ve kitap okurken altını çizmek için de bu kurşun kalemler.
Oralarda gözleri olan sarı şey ise;


Canavar kalem açacağı!

Evet okullar açılıyor ve ben üniversite 3. sınıfa gidiyor olabilirim, tamam 22 yaşında koskocaman kazık da olabilirim ama, dayanamıyorum.
Hatta koca bir babanne olduğumda bile yapıcam bu alışverişleri işte.

Çok güzel olduklarını kabul edin oralarda. Siz de seviceksiniz biliyorum.
Hadi çekinmeyin söyleyin :)

10 Eylül 2012 Pazartesi

Fındık Kurdu

Bütün gün manevi kız kardeşle evin içinde ordan oraya yayılıp durduk.
Sonra da elinde fındıklarla geldi yanıma, hadi kırıp yiyeymişiz :)



Taze fındıklarımızı da aldık kucağımıza, açtık televizyonumuzu kom kom oturduk karşısına.
Fındıkların nerden geldiğinden bi haberim, tek sorun orada :)


İşte benim ufak, kara fındık kurdum.
Onunla ilgili birkaç yazı da yazmıştım bloga.
Moralim bozuk olduğu zamanlarda yanımda olması, unutturuyor her şeyi.
Bugünkü miskinliğimi de onun sayesinde attım üzerimden.

Ve ben, günlerdir gözyaşları gözünde bekleyen, bir laf söylense de içi rahat etse diye yer arayan, kafasında sayısız şey kuran, karman çorman bir halde günlerini geçiren içimdeki o küçük sarı kafalı mıymıntı hatunu öldürdüm.

Bunu çoktan yapmalıydım, miskinlikten, sürekli düşünmekten o kadar sıkıldım ki. Yoruldum daha çok.
Sanırım artık daha rahatım. Artık öyle olmalıyım.

Fındık Kurdu'ma teşekkürü borç bilirim :)

Şu haller, huzursuzluklar daha çok geçip gitsin.

Karamıkla ilgili de, Küçük Kız Kardeş - yazısı için buraya,
Siz de Böyle Canavar Mısınız? - yazısı için buraya,
Doğum günü - yazısı için buraya buyrunuz.